kerem onder

Râbıtanın Kur’an ve Sünnetten Delilleri

yya

Râbıtanın Kur’an ve Sünnetten Delilleri

 

Mezhepsiz Selefîlerin (Vehhabi) ve diğer bâtıl renkdaşlarının (Hadis İnkarcıları) çokça eleştirdiği ve hatta şirk ile itham ettiği meselelerden birisi de, tasavvuf yolundaki eğitim metodlarından birisi olan râbıta konusudur. Bu cahil yeni yetmeler, Kur’an ve sünnetten o denli kopukturlar ki, ayet ve hadislerin bir kısmını kabul edip bir kısmını da reddederek, tıpkı bir Bektâşi mantığıyla olayları çözmeye çalışırlar. Halbuki Kur’an ve Sünnet bir bütündür. Bir kısmını alıp bir kısmını reddetmek, motorsuz ve direksiyonsuz bir arabayı yürütmeye çalışmak anlamına gelir ki, bu hep yolda kalmak demektir.

Râbıta, bir manada, Allah’ın bize verdiği nimetlerden biri olan hayal gücünü, O’nun yarattıklarına ve sevdiği insanlara odaklamak ve onlarla beraber olduğunu hayal etmektir.

Ne çelişkidir ki tasavvuf ehlini, bu hayal gücü nimetini kullanmalarından ötürü kafirlikle itham eden bu cahiller, yaz sıcağında, bir saat sonra sofrada yiyecekleri soğuk karpuzun hayalini kurmakta bir beis görmezler!

Karpuzun kıvrımları, ağızda verdiği serinlik hissi, damaktaki su ve şeker tadı sahne sahne gözlerinde canlanır.

Tamam da, karpuzu hayal etmek şirk olmuyor da, mahlukatın en şereflisi olan insanı hayal etmek nasıl şirk oluyor, be hey hainler!

Yine, bir adamın gün içinde hanımını hayal etmesi şirk olmuyor da, bir dervişin, şu dünyanın gördüğü en güzel insana (Muhammed aleyhisselam) rabıta etmesi nasıl küfür oluyor, be hey gafiller!

Bu hafif ısınma hareketlerinden sonra, Tekwando elbisemi çıkarıyorum, dervişlik hırkamı giyiyorum ve derse başlıyorum.

DERS: 1

KUR’AN’DA RÂBITANIN DELİLLERİ

Bozulmayan Kitâbımız Kur’an’da, rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir:

“Yâ eyyuhâllezîne âmenusbirû ve sâbirû ve RÂBİTÛ vettekûllâhe leallekum tuflihûn”

“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın/Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran 200)

Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mü’mini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde, burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir:

“Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin.” (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir)

Resûlullah Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına, ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:

“Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)

Bu hadisi şeriften, ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz.

Birisi manevi sınırları korumak, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar, ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise, vatanımıza düşman olanların saldırı noktalarıdır.

Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mü’min için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır…

Mukaddes Kitâbımız Kur’an’da, rabıtanın bir başka delili de şudur:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun!” (Tevbe 119)

İsmail Hakkı Bursevi (kuddise sirrahu) “Sadıklarla beraber olunuz” ayetinin tefsirinde şöyle der:

“Bu ayeti kerimede bahsi geçen sadıklardan murad; kamil mürşidlerdir. Bir salik, onların kapılarında ciddiyetle hizmet eder, muhabbetiyle nazarlarına kabul olunursa, onların feyz ve bereketiyle masivayı (Allah’tan gayrı) terk etmeye, Allah’ü Teala yolunda, istikamet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffak olur ve huzur-u Hakk’a kavuşur.”

Müfessir Alusi (rahimehullah) ise, yukarıdaki ayetin tefsirinde: 

“Sadık ve Salihlere karışınız (onlarla iç içe olunuz) ki; onlar gibi olasınız. Çünkü herkes, yakın olduğu kimseye uyar” demiştir.

Bu ayet-i Kerime’yi Ubeydullah-ı Ahrâr Hazretleri de rabıtaya delil olarak zikretmiştir.

Sadıklarla beraber olmayı iki kısımda anlamak lazımdır:

1) Cismani, yani zahiri beraberlik: Sadıkların meclislerine devam ederek onlardan ilim ve fazilet almaktır. İlimsiz hiçbir şey olmaz. İnsan istikamet üzere yaşamayı ilim öğrenerek elde edebilir. Onun için ashab-ı kiram, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in etrafında pervane gibi dönerek, daima onunla beraber olmaya çalışırlardı.

2) Manevi beraberlik: Sadıkların gıyabında, daima onları düşünmek, fikren ve ruhen onlarla beraber olmak ve onların güzel halleri ile hallenmeye çalışmaktır. Bu Hakk dostlarının meclisinde bizzat bulunmak, kişiye çok faydalar sağladığı gibi, gıyaben şahıslarını ve hallerini düşünmek de fayda verir.

Salih kimselerle zahiri ve manevi olarak beraber olmaya çalışanlar, ne kadar hata ve günah sahibi olsalar da, bu sâlihlerin nasihatleri ve duaları ile tövbekar olurlar.

Günah ve bid’at ehli insanlarla beraber olanlar ise, kendileri iyi bir halde olsalar bile, onlardan etkilenip bozulurlar.

Bunu işaret eden iki hadis-i şerifte, Efendimiz aleyhisselam şöyle buyurmuştur:

“İyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu diğerine bulaşır. Kötülerle dost olan da demirci çırağı ile beraber olan gibidir. Onun isi ve pis kokusu da diğerine bulaşır.” (Ebu Davud)

“Kişi, arkadaşının dini üzerinedir. O halde, herkes kiminle arkadaşlık ettiğine baksın.” (Tirmizi)

Bu hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı gibi, kişi kiminle beraber olursa, yavaş yavaş onlar gibi olmaya başlar.

Bu sebeple insan, daima zahiri ve manevi olarak iyi kimselerle beraber olmaya çalışmalıdır.

Rabıta, aynı zamanda, kötü kimselerin ve şeytanın, insana verdiği vesveselerden kurtulmanın da bir yoludur. Çünkü:

“Şayet Rabbinin bürhânını (delilini) görmeseydi…” (Yusuf 24) ayet-i kerimesinin tefsirinde, müfessirlerin çoğunluğu, manevi tasarruf ve yardımın varlığını açık olarak söylemişlerdir. Mesela, Celaleyn tefsirinde, bu ayet-i kerime;

“Yusuf aleyhisselam Züleyha’ya, birbirlerine meyl ettiği zaman, orada Yakub aleyhiselam ellerini göğsüne vurmak suretiyle onun bütün şehvetini çıkarmıştır.” olarak tefsir edilmektedir.

Burada, rabıtanın kişinin menfaatine olduğunu ve insanın daima bir evliya ile veyahutta bir peygamber hayali ile olmasının, rabıtaya işaretle, günahlardan muhafaza olunacağına delalet ediyor.

Bu âlimlerden biri olan Keşşaf kitabının yazarı Zemahşeri, Mu’tezile mezhebinden olduğu halde, bu ayet-i kerimede rabıtanın işaret edildiğini söylemiştir.

Yine Kur’an’da bir başka ayette;

“Kullarımın içine gir, cennetime gir.” buyuruluyor. (Fecr 29-30)

Bu ayetin açık beyanından da anlaşıldığı üzere, dünya hayatımızda Allah’ın sevdiği has kulların arasına girmek, sonsuz olan yaşamımızda da cennetlere girmemize vesile olacaktır.

Şu kısa dünya hayatında, bu salihlerle bedenen beraber olmak devamlı surette mümkün olmadığı zamanlarda da, bu kimselerle manevi beraberlik, yani bir rabıta kurulabilir.

Yine Hakk Teala, konuyu teşkil eden başka bir ayette;

“…Bana yönelenlerin yoluna uy…” (Lokman 15) buyuruyor.

İsmail Hakkı Bursevi (kuddise sirrahu) bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle der:

“Bu ayette, kâfir ve fasıklarla sohbetten sakındırma ve Salihlerle (beraberliğe) teşvik vardır. Çünkü kişilerin bir araya gelmesi, birbirini etkilemeyi gerektirir. Tabiatlar cezp edici, hastalıklar geçici ve sirayet edicidir.”

Bundan dolayı Semure ibn-i Cündeb (radıyallahu anh) den rivayet edilen bir hadislerinde, Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Müşriklerle bir çatı altında oturmayınız ve onlarla bir arada durmayınız. Kim onlarla oturur veya beraber bulunursa, o da onlar gibidir.” buyurmuştur. (Tirmizi, Siyer: 42, No: 1605, 4/156)

Bu hadis, bir manada bize şunu ikaz eder; “Şirk koşanlarla bir yerde oturmayın, aynı mecliste toplanmayınız ki, bu beraberlikten dolayı onların kötü ahlakı size sirâyet etmesin ve çirkin halleri size bulaşmasın.”

Alusi (rahimehullah) ise şöyle demiştir:

“Bu ayetle, kamil (manen olgun) insanlara uyup, nâkıslardan yüz çevirmeye ve kamil olanların, nâkıs (eksik) olanları kemale erdirmesine işaret edilmiştir.”

DERS: 2

SÜNNETTE RABITANIN DELİLLERİ

İlimden nasibi olmayan bu gibi cahillerin, çok kullandıkları bir cümle de, ‘Sahabe zamanında rabıta mı vardı?’ sorusudur.

Tasavvuf, Allah Resulü ve Sahabesinin yaşantısını taklit etmek demektir. Dolayısıyla, elbette ki sahabe zamanında da rabıta vardı, adı konmamış.

Sahabe efendilerimizin her biri (radıyallahü anhum), doğal rabıta halinde Efendimizin muhabbetiyle, O’nu her an hayallerinde tutabiliyorlardı. (Allah bize de nasib etsin!)

Bunu, asrı saadetten birkaç örnekle delillendireyim;

İmam Buhari anlatıyor;

Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh, kaza-i haceti anında bile Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayali gözünün önünden gitmediği için, bu halden rahatsız olmuş, bu durumu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirdiği zaman Hz. Peygamber:

“O ben değilim, bu benim hayalimdir.” buyurduğunu, bunun sevgiden dolayı olduğunu ve bir sakıncasının da olmadığını, hacetini yapabileceğini söylemiştir. (Buhari, Tefsir)

Burada dikkat edilmelidir ki, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh, her zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayalini göz önüne getirirdi. Hatta o hale gelmişti ki, Efendimizin hayali, kazâ-ı hacet anında bile gözü önünden gitmiyordu. Burdaki, diğer önemli nokta da şudur ki, Efendimiz aleyhisselam bu talebesine: “Hayal etmeyiniz!” diye herhangi bir yasaklama buyurmadı.

Tam burada, münkirlere sorulması gereken soru şudur; Ebubekir sıddık gibi bir cennetle müjdeli, neden Allah’ı düşünmüyor da devamlı Efendimizi düşünüyor?

Görüldüğü gibi, Allah’ın sevdiği bir insanı düşünmek eğer şirk olsaydı, Allah’ın Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh’a hayalini gözünde canlandırmayı yasaklardı. Eğer, Ebu Bekir (radiyallahü anh)’a bu rabıtası sebebiyle düşmanlık eden varsa, bu onun Allah Teala’nın rahmetinden uzaklaştığının bir alametidir.

Rabıtalı sahabelerden verebileceğim bir başka delil de, Efendimizin azatlısı hz. Sevbân’dır. (radıyallahu anh)

Bu mübarek sahabî de Resulüllah’a karşı çok muhabbetli olup, O’nsuz hiç duramazdı. Bir gün rengi değişmiş ve yüzünde üzüntü eseri olduğu halde Efendimiz aleyhisselam’ın huzuruna geldiğinde, Resulullah ona:

“Senin rengini ne değiştirdi?” diye sordu. O da:

“Ya Resulallah! Bende hiçbir hastalık ve ağrı yok. Ancak seni görmediğim zaman, tekrar sana kavuşuncaya kadar çok sıkıntı çekiyorum. Sonra ahireti düşündüğümde seni hiç göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü sen Peygamberlerin makamına yükseleceksin, ben ise Cennete girsem de, senin makamından daha aşağı bir mertebede olacağım. Cennete giremezsem, o vakit seni ebediyen göremeyeceğim.” diye cevap verince, Allah Teala şu ayeti indirdi:

“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa 69)
(Begavi, Me’alimü’t-Tenzil: 1/450; Ebu ishak es-Sa’lebi, El-Keşfü ve’l beyan, 3/341; Kurtubi, el-Cami’u li ahkami’l Kur’an; 57175, Vahidi, esbabü’n-nüzul, No:334, sh: 168; Ebu Hayyan, el-bahru’l Muhit, 37286)

Büyüklerin aşkı da büyük olur. Efendimiz aleyhisselam’ı bir müddet göremediği için rengi atan, yüzü solan ve kederlenen sahabe efendilerimiz işte böyledir. (Allah onlardan razı olsun!)

Muhabbet ve rabıta işte budur…

Şimdi cahiller bu sahabe hakkında da şöyle der, ‘Neden Allah korkusundan sararmıyor da Peygamberi görmediği için sararıyor?’

Sevban da mı müşrik oldu ey akılsız!?

Yine sahabenin derin rabıtasına bir başka örnek verelim;

Said ibn-i Mansur (rahimehullah) Şa’bi (radıyallahu anh)’dan şöyle rivayet etmişlerdir:

“Ensar-ı Kiramdan bir zat, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelerek:

“Ya Resulallah! Vallahi elbette sen bana canımdan, oğlumdan, ailemden ve malımdan daha sevgilisin. Eğer ben evimde iken seni hatırladığımda gelip seni görmezsem, o kadar darlanıyorum ki, ruhumun bedenimden çıkacağını zannediyorum.” dedi ve ağlamaya başladı.” (Said ibn-i Mansur, es-Sünen, No:661, 4/1 308; Taberani, ibn-i Merdüye, Suyuti, ed-Dürrül Mensur 2/588)

Görüldüğü üzere, sahabe-i kiram, Efendimizi düşünmeden bir an bile geçiremiyor ve daha mühimi, Peygamber Efendimiz de onları kendisini düşünmekten men etmiyor.

Bu kadar açık örnekler önümüzde dururken, her kim rabıtanın bir bid’at olduğunu söylüyorsa, o kişinin, Allah’ın Peygamberiyle bir sorunu var demektir muhakkak!

Şimdi bu sapıklara, sahabe efendilerimizin rabıtasından bu kadar açık örnekler verdikten sonra, köşeye sıkışmış bir fare gibi kaçacakları tek bir yer kalır ve şöyle derler; ‘Ama O bir Peygamberdi!’

Bu bâtıl sözlerine karşılık, her sözü hak olan Resulullah’ın şu hadisleri, bir Osmanlı tokadı gibi yüzlerinde patlar!

Peygamber Efendimiz, Ebu Hureyre’den rivayetle şöyle buyuruyor:

“Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Kâbe’ye bakmak, okumadan da olsa mushafa bakmak, alimin yüzüne bakmak.” (Deylemi, Müsnedü’l Firdevs, 2/190 no:2969; Suyuti, nebhani, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566)

Yine, Abdullah ibni Mes’ud (radıyallahu anh)’dan gelen bir hadis-i şerifte, Resulullah, Hazreti Ali (radıyallahu anh)’ı işaret ederek:

“Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir.” buyurmuştur. (Hâkim, El-Müstedrek, No: 4683, 82,81, 3/153; Taberani, el-Mu’cemü’l Kebir, No:207, 18/109; Deylemi, el-Firdevs, 4/294; Ebu Nuaym, Hılyetü’l-Evliya, 2/183, 5/58)

İlmin şehri olan Efendimizin beyanına göre, alimlerin yüzüne bakmak ve imam Ali’nin yüzüne bakmak bize sevap kazandırıyor ise, onları hayal etmek ve sevgi beslemekte de hiçbir sakınca olamaz.

İmam-ı Münavi, bu âlimlerden maksadın, Şeriat ilmini bilen ve bildiği ile amel eden âlimler olduğunu bildirmiştir.

Allah’ın Peygamberi, bir başka hadisinde de görmeyle alakalı olarak şöyle buyurur:

“Evliyaullah o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (Nesai, es- Sünenü’l Kübrai Tefsir:180, No:11235, 6/362; Taberi, Cami’ul Beyan, No: 17723, 24, 25, 26, 6/575; Hakim-i Tirmizi, Nevadir’ul-usül, sh: 140; Haysemi, Mecma’uz-zevahid,10/78)

Hadiste bahsi geçen velîler, İslam’a bağlılıkları ve güzel ahlakları sebebiyle, yaratıcımızı hatırlama konusunda bize vesile olmuş olanlardır. Şüphesiz ki görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatan, hayal edildiği zaman da hatırlatır.

‘Neden Allah’ı hatırlamak için evliyayı aracı yapalım?’ diye soran Haricilere de cevabı bizzat Efendimiz aleyhisselam vermiş oluyor.

İnkarcılara, bu hadisle şunu da sormak lazım geliyor;

Resulullah aleyhisselam hayale izin vererek bizi şirke mi sevkediyor!?

Başka bir delil de Abdullah İbni Abbas’tan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah aleyhisselam;

“En hayırlı meclis arkadaşlarımız kimlerdir?” diye soranlara:

“Kimi görmek size Allah’ı hatırlatıyor, kimin konuşması sizin ilminizi arttırıyor, kimin de ameli size ahireti hatırlatıyorsa.” buyurdu.” (Askalani, Heysemi, Mecma’üz-zevaid, 10/226; Ebu Y’al, el-Müsned, no: 2437, 4/326; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned, No:27670, 27672, 10/442, 443; Hakim-i Tirmizi, Nevaridiru’l-usul, sh:140)

Bu kadar ayet ve hadisten sonra, anlayana sivrisinek orkestra…

Ama gelin, biz inatçılara bi gol daha atalım. Nerde 5, orda 6…

DERS: 3

‘MÜRŞİDİ DÜŞÜNME, ALLAH’I DÜŞÜN!’ SÖZÜ BÂTILDIR!

Yüce Allah’ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah’ın zatı hiçbir şeye benzemediği için, onu düşünmek mümkün değildir. Rasulullah (aleyhisselatü vesselam) Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:

“Allah Tealâ’nın zatını düşünmeyin. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün.  Çünkü siz, Allah’ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.” (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)

Alimlerimiz, bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: “Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir.” (Şa’ranî, el-Yevakıt)

Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat ‘Allah nasıl acaba?’ diye düşünülmez, düşünülemez!

Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere net bir cevap vermektedir.

Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir…

Konuyu bir ayetle te’yid edeyim;

“(O akıl sahipleri) öyle kimselerdir ki, ayakta otururken ve yanları üzere (yaslanmış) oldukları halde Allah’ı zikrederler ve göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.” (Al-i İmran 191)

Bu ayete göre, gökler, yerler ve içindekiler hakkında tefekkürde bulunmak övülen bir amel olduğuna göre, yaratıklar içerisinde en kıymetli varlık olan insan-ı kamil hakkındaki rabıta ve tefekkür niçin yasak olsun?

Müfessirlerin İmamı Fahreddin-i Râzi (rahimehullah) bu ayet-i celilenin tefsirinde şöyle bir açıklamada bulunur:

“Allah’ü Teala, kendini zikretmeye teşvik etti. Fakat iş tefekküre gelince, kendi Zâtı hakkında düşünmeye teşvik ve davet etmedi! Aksine, yerlerin ve göklerin tefekkür edilmesini teşvik etti.”

ÖLÜM RABITASI

Sünnet’te bildirilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur’an’da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer’e: “Kendini ölmüş ve kabre girmiş say.” (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın, dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)

Yine Resulullah aleyhisselatü vesselam buyurdu:

“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

MUHABBET RABITASI

Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan bir diğeri de muhabbet rabıtasıdır. Muhabbet rabıtası, kalbi Allah’ın sevdiği şeylere bağlamak ve onları Allah için sevmektir. Bu sevilecek kimselerin başında Hz. Peygamber (aleyhisselatü vesselam) Efendimiz gelmektedir. Yüce Allah onu sevginin imamı, delili ve rehberi yapmıştır. (Âl-i İmran, 31; A’raf, 157-158) ayetlerine göre, O’na uymadan Allah’ı seviyorum demek yalandır!

Rasulullah Efendimiz, kendisi için her mü’minden şu derece bir sevgi ve kalp bağı istemektedir:

“Sizden biriniz beni kendi nefsinden, ailesinden, çocuklarından, anne babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam iman etmiş olmaz, gerçek imanın tadını tadamaz.” (Buharî, Müslim, İbnu Mace)

Ayrıca, İslam’da her mü’minden Ashab-ı Kiram’ı, alimleri, salihleri ve mü’min kardeşlerini sevmesi, onları hayırla anması, kalbinde onlara yer vermesi, dualarına katması, onlarla ilgilenmesi istenmektedir.

“…Birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız.” hadisi de, bu sevgiyi anlatmaya yeterlidir. (Müslim, Îmân 93-94; Tirmizî, Et’ime 45)

Allah’ımızın: “Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur.” uyarısını her kalp sahibi dikkate almalıdır. (Hud 113)

“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve benim sadık kullarımla beraber olun.” ayeti de, kalbin kimlere yönelmesi ve bağlanması gerektiğini göstermektedir… (Tevbe 119)

Yine Allah’ın Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Salihlerin anıldığı yere rahmet iner.” (Keşfü’l-Hafa, 2/70-1772)

Bu salihlerden bahsetmek, aynı zamanda ister istemez hayalde canlandırmayı da beraberinde getirir ki, bu kalplere rahmetin inmesine vesiledir, sebeptir.

Yine rivayete göre, Hz. Hasan’ın dayısı Hind bin Ebi Hale’den, Efendimizin hılyesini ve özelliklerini sormasıdır. Hz. Hasan’ın:

“Onun özelliklerini dikkate alıp kalbi bir bağ kurmak için onu bana tasvir etmeni istiyorum.” sözü fiilen rabıtaya işarettir. (Buhari, Müslim)

Burada dikkat edilmelidir ki, Hz. Hasan kalbi bir bağ kurmak için dayısından, Efendimiz aleyhisselam’ın gözlerini, burnunu, saçlarını tasvir etmesini istemiştir. Zaten rabıta da bundan başka bir şey değildir.

BAZI ALİMLERİN RABITA HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Rabıta hakkında hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali şöyle der:

“İlahi rahmetin inmesi için salihlerin sadece anılmış olması yetmez. Ancak bu anma ile birlikte, gönülden onlara benzeme arzusu uyanırsa, böyle bir aksiyon, rahmet sebebi olur.”

Mevlâna Celaleddin-i Rumi şöyle der:

“Yalancı vasıtalar, kul ile Allah-u Zülcelal arasında perde olurlar. Ancak enbiya ve evliyaya rabıta yapmak böyle değildir. Bilakis, o rabıta perdeleri yırtıcı, alaka ve sebepleri kesicidir.”

Müfessir Alusi şöyle der:

“Kalbe gelen vesveselerin defedilmesi için çok sebebler vardır. Birisi de Râbıta diye isimlendirdikleri, şeyhinin sûretini hazır etmektir.” (İmam Müfessir Alûsi [El-feyzü’l-Vârid], Nûru’l-Hidâye: 48)

Son olarak, Üstâdım İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi de, rabıta hakkında şöyle demiştir:

“Râbıta, mürşidin eliyle müridin kalbinden geçirilip, dergâh-ı izzete bağlanan haberleşme ipidir.”

“Gardaşlarım, râbıtasız insan, kör ve sağırdır.”

İslam’ı daha derin yaşayabilmek için Tasavvuf yoluna girerek, rabıta ve zikre başlayan kulları şirk ile itham etmeye varıncaya kadar cehaletlerini sergileyen bu inkarcılar, Kur’an’dan, sünnetten, rabıtadan ve zikirden uzak kalmalarından olacak ki, bu denli kör olmuşlar, bu denli sağır olmuşlardır… (Allah bunlara hidayet nasib etsin)

 

 

      fblogo    

2 Yorum Yapılmış.

  1. Fatma dedi ki:

    Çok beğendim tam bir cevap olmuş gerçekten Allah razı olsun

  2. Arda dedi ki:

    Selamun Aleykum Hocam cidden hocam hayatım bir çok yerlerinde değişklik oldu Allah insanlara vadetiği cenetine atsın AMİN hocam İnşallh ben Alim olmayı düşünüyor Allah ın izniyle Alim olursam Gelecem o her iki elini öpecem Allah İnşallh nasib eder. Yakşamlar hocam sorarsanı yaşım daha 14 .