Kâbe’deki İlk Anlar

Kâbe’deki İlk Anlar

Uçaktayken anneni, babanı, eşini, işini, mideni unutmuşsundur nedense. Müşahede edeceğin o eşsiz yerleri tahayyülüyle meşgulsündür. Deryaya varmak için koşturan nehir gibi coşkunsundur bulutların üstünde.

 

Kutsal topraklara ayak bastığında, heyecanın bir kat daha artmıştır. “Estağfirullah” demekten dilin, damağın kurumuştur neredeyse.

"Dağlara benzeyen günahlarım, bu beldeler hürmetine affolur inşaallah” diye dua etmeye çoktan başlamışsındır…

 

Selam kapısından girilir Harem-i şerife.

Önünü perdeleyen onlarca kalın sütunun ardından gözüne ilişir Kâbe'nin köşesi ve kara elbisesi.

 

O muazzam mekânda teneffüs ettiğin eşsiz koku ciğerlerine ulaştığında, bir hararet sarar tüm bedenini; bir titreme alır elini ve dilini.

 

Kalbinin, normalinden üç kat hızla attığını hissedersin ama ne çare? Nefes alıp vermenin bile hızlandığını fark edersin o manzara karşısında. Boğazını düğümleyen hıçkırıklarını, etrafındakilerin fark etmemesi için çabalarsın. Dudaklarında engelleyemediğin bir titreme başlar. Tıpkı sicim gibidir gözlerinden süzülen yaşlar…

 

Gönül tarafını verirsin Kâbe'ye; manevi yakınlığa erişmek için herhalde! Dönmeye başlarsın akrep ve yelkovanın tam ters istikametine. Kaybettiğin zamanı oracığa geri getirirsin sanki.

 

Saniyeler, dakikalar, aylar, yıllar koşar adım sana dönerler o anda. Yeniden doğarsın, amel defterinin sahifeleri bembeyaz olan bir bebek gibi.

 

Bir başka bakarsın taşa, toprağa, hayata, insanlara ve hayvanlara. Berrak bir gözlük takılmıştır gözlerine; her şeyi temiz ve kusursuz görürsün.

Kâbe'nin örtüsüne sımsıkı sarılmış olan çekirgelerin bile senden üstün olduğunu düşünürsün hatta…

 

Alnını dayarsın bin bir nedametle Allah'ın beytine.

İşte o vakit sükuna erersin, deryaya vardığında sükûna eren ırmaklar gibi...

 

Başını kaldırıp etrafına baktığında, tek gözyaşı dökenin, tek niyaz edenin, tek tövbe dileyenin sen olmadığını fark edersin. O zamana kadar kendini Hakk sevdalılarından bilirken, oradaki sevdalıları gördükten sonra, saman gibi olduğunu anlarsın cevherlerin yanında…

 

Ashab gibi kol kola girenleri mi sayayım, yoksa Mansur gibi bağıra çağıra telbiye getirenleri mi?

 

Herkes bembeyaz giyinmiş; kendi haline, kendi âlemine dalmış, tıpkı mahşer günü olacağı gibi.

 

Yalnız aralarında bir fark var: Orada herkes korku ve tereddüt içinde olacakken, buradaki herkes mesut ve sürur içinde.

 

Ne tavafa doyuyorlar ne zemzeme ne de hurmaya; herkesin gönlündeki açlık, midesine yansıyor besbelli…

 

Hacer-ül Esved'i görmek için tatlı bir mücadele vardır Kâbe kapısının önünde.

 

Gecenin üçünde de gitsen kalabalıktır, güneşin tokmak savurduğu öğlenin birinde de.

 

Oraya varmak için ya gücün olacak ya da aklın.

Eğer kuvvetinle yaramıyorsan o kalabalığı, aklını kullanır ve yarabilecek güçte olan birinin beline sarılırsın.

 

"Adalet" kavramı vuku bulur, sıraya girersin ve muradına erersin…

 

Ayrılmaya gelince, o biraz zordur işte.

 

Geri geri çıkarsın Harem-i şeriften; sırtını dönmek uygun değildir edeben.

Tarifsiz bir hüzün içinde veda edersin, Peygamberlerin imar ettiği o yapıya.

 

En yakın dostuna el salladığın gibi veda eli sallarsın Allah’ın evine.

 

İçinden sıraladığın dualar bellidir zaten;

 

"Allah'ım! Bu mukaddes mekâna bir daha gelebilmem için bana güç ver Bu güzelliği fark edemeyenlere de bildir ve nasip eyle ya Rabbi…”

 

Gün biter, gece biter ve evine dönersin.

 

Ayın, önüne geçmesiyle tutulan güneş gibi sönersin.

 

Ve emin ol, oraları döndüğünde anlarsın…